FOUCHE (BİR POLİTİKACININ PORTRESİ) – STEFAN ZWEİG

Bu benzeri olmayan kişiyi, kendisi de büyük olan bir tek insan küçümsemedi: Balzac. Zaman sahnesiyle yetinmeyip kulis aralarına da bakmasını bilen o yüksek ve araştırıcı zekâ, Fouche’yi, psikoloji açısından zamanının en ilginç kişisi olarak içtenlikle tanımladı. Sözde kahramanlar ve sözde aşağılık kişiler dahil bütün ihtiraslılara kendi duygu kimyasında eşit unsurlar gözüyle bakmaya alışık, Vautrin gibi bir caniye de, Louis Lambert gibi bir ahlak dehasına da hayran kalabilen ahlaklı ile ahlaksız arasında hiçbir ayırım yapmayan ve insanı yalnızca ihtirasının yoğunluğu ve isteğinin değeri açısından ele alan Balzac, ihtilalin ve İmparatorluğun en çok hor ve aşağı görülmüş, bilerek unutulmaya itilmiş bir insanını bulup ortaya çıkardı. Sf9.

Balzac, bu ‘Deha’yı: “Napoleon’u etkisi altında bırakabilmiş tek bakan” ve daha sonra da: “Tanımış olduğum kafaların en güçlüsü,” diye anlatır. Bir başka yerde: “Düz yanlarının altında derinliği olan ve bir şeye davrandıkları sırada kavranamayıp ancak sonradan anlaşılan kişilerden biri,” der. Sf. 10 

Her zaman olduğu gibi, değişebilme olanağını elde tutmak için her durumda dönüş yapma kapısını açık bırakıyor; kiliseye de tam vermiyor kendini. Sonraları ihtilal de Direktuvar’da, Konsüllükte, İmparatorlukta, ya da Krallıkta yaptığı gibi. Bir insana karşı bağlanmak ne söz, Joseph Fouché Tanrıya bile ömrü boyunca bağlı ve yükümlü kalmıyor. S.14

Her şeyden önce susabilme tekniğini, kendini gizleyebilme sanatını, ruhları okuyabilme ve psikoloji ustalığını. Bu adam ömrü boyunca yüz sinirlerinin her birine, en tutkulu anlarında bile söz geçirebilmiş, sessizlik ve hareketsizlik duvarı arkasına gizlenmiş yüzünde öfkenin, kızgınlığın, heyecanın aşırı bir dalgalanması görülmemiştir; en yumuşak sözü de, en korkunç sözü de aynı durgun ve renksiz sesle söyleyebilmiş, İmparatorun dairesin de, gürültülü halk toplantılarında da aynı sessiz adımlarla yürümesini bilmiştir. Nefsine böylesine söz geçirebilmeyi, o manastır salonları ve koridorlarında geçen yıllarda öğrenmiştir. Dünya politikası kürsüsüne ayak basmadan önce isteklerine gem vurmasını öğrenmiş ve yüzyılların rahiplik sanatının tartışmalarıyla da konuşma sanatını elde etmiştir. S.15

Fransız ihtilalinin üç büyük diplomatı Talleyrand, Sieyes ve Fouche’nin kilisede öğrenim görmüş olması belki de bir rastlantı değildir; kürsüye çıkmazdan çok önce, üçü de insan tanıma sanatı ustasıydı. S.15

Ömrü boyunca hep gölgede dolaşır, ama üç kuşağı da yolda bırakır; Patroklus, Hektor ve Aşil savaş alanında çoktan can vermişlerdir, ama hilesi bol Odisseus hayatta kalmıştır. Yeteneği, dehasından üstün geldi ve soğukkanlı davranışları bütün tutkularından daha uzun ömürlü oldu. S.19-20

Sonra şu da var: Bir ihtilalde herkesçe sevilmenin ne çabuk nefrete dönüştüğünü, halkın halkın yüceltip kutsadığını ne de çabuk çarmıha geriverdiğini ta Arras’tan beri manastır duvarları arkasında yaşadığı günlerden biliyor. Genel kurul ve anayasa toplantılarında ileriye çıkmış olanların hepsi ya da hemen hepsine yakın çoğunluğu şimdi unutuldu ya da kinle anılıyor. Mirabeau’nun Pantheon’da gömülü cesedi daha dün hakaretlerle oradan uzaklaştırıldı. Daha birkaç hafta önce yurdun babası diye göklere çıkarılan Lafayette şimdi vatan haini oluverdi. Birkaç hafta öncesine kadar alkışlara boğulan Custine ve Petion, kamuoyunda göze çarpmamaya çalışıyorlar; korkularından. Hayır, aydınlığa çıkmakta ve kendini ortaya koymakta çabuk davranmamalı, acele etmemeli; beklemeli; daha önce başkaları yıpransın, güçlerini yitirsin diye! Deneyimli Fouche, bir ihtilalin ilk adımı atanlara asla yar olmadığını, ama bir ganimet gibi sonunda üstüne oturanlara mal edildiğini biliyor. S.23

En baştaki kişiyi siper alıp öne sürmek, ama o aşırı gidince de yüzüstü bırakıvermek, en sevdiği roldür. S.24

Joseph Fouche’nin iktidar konusunda en büyük sırrı, iktidarın en aşırısını her zaman istediği halde, çoğu kişinin tersine iktidar bilinciyle yetinmesi. Ona iktidarın nişanı ve giysisi gerekli değil. Fouche son derece tutkulu, ama üne düşkünlüğü yok. Tutkusu var, ama kendini beğenmiş değil. Gerçek ve sahici bir zeka oyuncusu olarak o, iktidarın belirtilerini ve nişanlarını değil, heyecanlandırmalarını seviyor. Liktor baltasını, kral asasını, imparator tacını güçlü ya da göstermelik kişiler olan başkaları taşısın, umurunda değil; bunların parıltısı ve çok su götüren halkça sevilme mutluluğu onların olsun. Olayların içyüzünü bilmek, insanlar üzerinde etkili olmak, dünyanın sözüm ona önderini gerçekten yöneten kişi olmak, bütün oyunların en çok heyecan vereni; o büyük politika oyununu kendisini işin içine katmadan oynayabilmek Fouche’ye yetiyor. S.24

Böylesine soğukkanlı dönüvermeler, karşı tarafa böylesine pervasızca herkesin gözü önünde geçişler Fouche’nin mücadele sırlarıdır. Bütün bunlarla hayatını kurtarır. İki yanlı oynuyor. Paris’te onu aşırı ılımlı davranmakla suçlarlarsa, bin tane mezarı ve Lyon’da yıktırılmış evleri gösterebilir. Cellatlıkla suçlanırsa onu aşırı ılımlı olmakla suçlayan jakobinlerden yararlanabilir. Esecek rüzgara göre ya sağ cebinden bir acımasızlık belgesi, ya da sol cebinden insan sevgisi belgesi çıkarıverir. Şimdi isterse Lyon2un celladı olarak da, kurtarıcısı olarak da ortaya çıkabilir. Gerçekten de öyle oluyor. Bu başarılı kağıt oyunu tekniğiyle, yığınla cana kıymanın bütün sorumluluğunu açık yürekli ve dürüst meslektaşı Collot d’Herbois’nın üstüne yıkabilecektir ileride. Ama, ancak sonraki kuşakları kandırabilir. Paris’te büyük düşman Robespierre’i bütün öfkesiyle kolluyor; kendi adamı Couthon’u Lyon’dan uzaklaştırmış olmasını bağışlamayacaktır. Robespierre bu ikiyüzlü kişiyi meclisten iyi tanır. Şu sırada patlayacak kasırgadan korunuvermek için büzülmeye çabalayan Fouche’nin bütün dönekliklerini ve yön değiştirmelerini hiç kaçırmadan izlemiştir. Robespierre’in kuşkusunun demir pençesinden kimse kurtulamaz. On iki geminal günü, Kalkınma Komisyonu toplantısında Fouche’nin hemen Paris’e gelip Lyon olaylarının hesabını vermesi için gerekli buyrultuyu koparıyor. Üç ay süreyle korkunçların korkuncu yargıçlık yapmış olan kişi, şimdi kendisi, mahkeme önüne çıkmak zorundadır. S.54

Ama Napoleon’un Fouche’yi yanına almış olması onun tek avuntusudur yine de. İleriyi görmektedir peygamberce; biri ötekinden öc alacaktır. Dostlukları uzun sürmeyecektir. S.103

İşler rast giderse güvenilebilir, işler ters giderse güvenilemez kişi. Bonaparte onu azarlamıyor, cezalandırmıyor da. Ama o günden sonra ona güvenmiyor. S.105

Ama Sezar olmak isteyen kişi için bir Antonius gereklidir. Fouche, uzun süre Brutus (hatta eskiden Catilina) rolünü oynamış olmasına karşın, iki yıldır politika orucu tutmanın verdiği açlıkla, bir çeşit bataklık olmuş Senatodan imparatorluk tacını koparmaya iyice istekli görünüyor. Para ve bol bol söz veriyor oltasının yemi olarak. Oyunların en görülmemişi karşısında dünya şaşıp kalıyor. Jakobinler Kulübünün eski başkanı ve şimdilerin ekselansı öyle kuşkulu kişilerle el sıkışıyor ve uzun uzun direnip fısıltıyla konuşuyor ki, sonunda kaypak yaratılışlı birkaç kişi şöyle bir istek ortaya atıyor: “Hükümetin sürekliliğini önderin hayatından sonra da güvene alarak fesatçıların bütün umutlarını yıkacak bir sistem bulmalıyız!” bu cümlenin fazlalıklarını atınca, ömrü boyunca Konsül Bonaparte’ın arkasında veliaht bırakacak bir imparator Napoleon niyeti kalır öz olarak. Senatonun Bonaparte’a sunduğu: ‘Başladığını tamamlayarak ölümsüzleştirilmesi’ yollu o köpekçe yaltaklanma dilekçesi, belki de Fouche’nin kaleminden çıkmıştır. Cumhuriyetin kesin olarak gömülmesinde, Konvansiyonun eski milletvekili Jakobinler Kulübünün sadık başkanı, Lyon Cellâdı bir tarihte Cumhuriyetçilerin en aşırısıve bütün baskıcılara karşı olan Nantes’lı Joseph Fouche kadar canla başla kürek sallayanı pek azdır. S.118

 

KİMLİK – ZYGMUNT BAUMAN

Kimliğin müphemliği hangi çalışma sahasında test edilirse edilsin, onun toplumsal varoluşa dayattığı iki zıt kutbu algılamak hayati öneme sahiptir: İstibdat ve hürriyet. Bu gizemli döngünün kırılması gerekiyor. Sf.14

İki tür cemaat!(kimliklerin kendilerini tanımlayan varlıklar olarak göndermede bulundukları şey) olduğunu söylemek yaygın bir yaklaşımdır: Üyelerinin ‘kopmaz bağlarla birlikte yaşadığı’ (Siegfried Kracauer’in formülüne göre) hayat ve kader cemaatleri ve ‘tamamen fikirlerle ve çeşitli ilkelerle bir araya getirilmiş’ cemaatler. İki tür cemaatten birincisi, giderek artan sayıda çağdaşım için de söz konusu olduğu ve olacağı gibi benden esirgenmiştir. Esirgenmeseydi, sizin aklınıza bana kimliğim hakkında soru sormak gelmezdi; siz sorsanız bile, ben sizin nasıl bir cevap beklediğinizi bilemezdim. Kimlik meselesi, ancak ikinci kategorideki cemaatlere maruz kalındığında ortaya çıkar ve bu, sırf kişinin günümüz çok renkli ve çok kültürlü dünyasında maruz kaldığı ‘fikirler yoluyla bir araya getirilmiş cemaatlerini’ akla getiren ve bir arada tutan birden fazla fikir söz konusu olduğu için gerçekleşir. Sf. 19

Polonya’nın ulus inşası döneminde çocuklara kimlik sorularına şu cevapları vermeleri salık verilirdi: Sen kimsin? Küçük bir Lehim. Simgen nedir? Beyaz Kartal. Çağdaş kültürün yetkin bir sosyoloğu olan Monika Kostera’nın öne sürdüğüne göre bugünün cevapları oldukça farklı olurdu: ‘Kimsin? Kırklı yaşlarda, mizah anlayışına sahip yakışıklı bir erkeğim. Simgen nedir(burada ‘sign’ kelimesinin burç anlamı kullanılıyor)? İkizler.

Berlin’deki poster küreselleşmeyi ima ederken, ‘kimsin’ sorusuna verilen muhtemel cevaptaki değişiklik, kimliklerdeki (hakiki ve koyultanmış) hiyerarşinin yıkılışına işaret eder. Bu iki olgu birbiriyle yakından alakalıdır. S.39

Sözün özü, fabrika binaları ve avluları artık köklü toplumsal değişim umutlarının bağlanacağı bir yatırım güvenliğine sahip değillerdir.

NASİPSE ADAYIZ – ERCAN KESAL

“Haklısın baba. Buraya ben yürüdüm. Kimsenin suçu yok… Adımlarımdan belli, iflah olmam, çok beterim… Ama koynumda zümrüd-ü anka vardı. Hiç kimse nasıl görmedi kanadını? Biliyorum, gökyüzünü fark etmem çok geç oldu. Hep kendimi ezberledim onca mısra içinde… ama hükmümü kendim verdim zaten, kimsenin kalem kırmasına gerek yok.”
“Ah, oğlum benim. Bilmem ki sana ne söylesem? Kıyamam da sana… Anla artık; hayat denilen şey, bir akşam Bornova’da öğrenci odanın buğulu camlarına çizdiğin sıradan şekiller kadar şaşırtıcı ve bir o kadar da yalancıdır. Şimdi Bornova yok, o ev yok. Bir Temmuz gecesi duvarın üzerine oturup ağustos böceklerini dinlerken, Edip Cansever’den iki dize, yok öyle şeyler… Şimdi olan…”
“Şimdi olan ne, biliyorum baba… Şimdi olan, benim zamansız telaşlarım, eğilip bükülmelerim aynanın karşısında. Sarhoş gece yarılarım var şimdi… Gereksiz korkularım, çok özenli banyolarım, kaygılarım var. Şimdi ne var söyleyeyim mi baba? Ajandalar var. Mektuplar, şampuanlar, işler, güçler, imza sirküleri, hesap numaraları ve iç sıkıntılarım var. İnatla ve özenle taşıdığım çocuk gövdem çok yalanlı bir İstanbul gecesinin içinde ellerini hafifçe çekerek kayboldu gitti. Hepsi bu kadar…”
Babamın göğsüne gömüp başımı, öylece bırakıyorum kendimi… S.192-193

 

BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE – GRİGORİTY PETROV

Sahip olduğu bütün bilgi ve yeteneğini hayatta sık sık karşılaştığımız adaletsizlik, yalan ve adiliklerle, ayrıca, insan iradesi üzerinde yıkıcı bir iz bırakan ilgisizlik illetiyle mücadeleye adayan, her zaman ileriye bakan bu insana, bu korkusuz savaşçıya ihtiyacımız vardı. Bir ulus olarak varlığımızın temelini teşkil eden düşüncenin – kendi geleneklerine ve vatanına sadık, bağımsız bir ulus olma fikrinin – bilinçaltımıza yerleşmesi için onun güçlü iradesine, engel tanımayan ve mücadeleden vazgeçmeyen büyük hayat enerjisine ihtiyacımız vardı. S. 45-46

1960 yılında General Cemal Gürsel önderliğinde gerçekleşen askeri darbeden birkaç ay sonra, darbe sürecinde yer alan subayların dünya görüşünü ve eğitim seviyelerini değerlendirmek üzere bir anket yapıldı. Ankette yer alan sorulardan birisi “Sizi en çok etkileyen kitap hangisidir?” şeklinde olup, ankete katılan subayların büyük kısmı bu soruya “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” cevabını vermişti. S.49

Nitekim ekonomik ve kültürel atılımın gerçekleşmesi için, her şeyden önce, bir ülkede tutarlı ve iyi düşünülmüş devlet politikalarının uygulamaya konması gerekmektedir. Aksi takdirde, gayretli insanlar tarafından kişisel çabalar ve emek sonucu elde edilen başarılar, tıpkı suyun kumda kaybolması gibi, yok olup gidecektir. S.49

İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır. Her bir insan gerçek vatandaş, “yaşam mimarı” olmalı. S.49

Soru: Halkların tarihinin yaratıcısı kimdir? Devletlerin ve bütün insanlığın kaderinde hayati öneme sahip olan büyük olayları kimler harekete geçirerek, yönlendiriyor? Belli kişiler veya İngiliz düşünür Carlyle’in dediği gibi, büyük şahsiyetler ve kahramanlar mı? Yahut bütün halkın ortak çabası, halk kitlelerinin sahip olduğu coşkulu veya pasif ruh hali mi? S. 57-58

Carlyle’in yaklaşımına göre, bir halkın ve hatta bütün insanlığın tarihini belli kişiler ve güçlü iradeye sahip dahi insanlar, başka deyişle, Kahramanlar – Ramsesler, Romullar, Themistoclesler, Lutherler, Bismarklar vs. şahsiyetler şekillendirir. S.58
Lev Tolstoy aksi yönde görüş belirtmektedir. Ona göre, hayatı yaratan, yönlendiren ve bütün olayların nitelik ve akışını belirleyen güç belli kişiler, Napolyonlar değil, halk kitleleridir. S.58

İçinde hareket gücünün ortaya çıkarak, artmaya başladığını hissettiği an halk ileriye doğru hareketlenecek, kendisi yürüyecek, önlerindeki akıntıyı da iterek hareket ettirecektir. Halk kendi içerisinden, onun istek ve duygularına tercüman olacak önderler çıkaracaktır. S.59

Bu iki görüş aynı madeni paranın iki yüzü, tek ve büyük bir gerçeğin iki değişik ifadesi gibidir. Kahramanlar kitleye ilham vererek, onu ateşlerken, bu ateşin kaynağı halk kitlelerinin içinden çıkan alevin kendisidir. S.60

Her zaman ve her yerde böyledir. Almanya’yı Dünya Savaşı’na sokan etken II. Wilhelm değildi; bunun nedeni Almanya’nın kaba ve vahşi ruhunun Bismark, Wilhelm, Hindenburg ve Rohrbach gibi şahsiyetlerde tecelli etmesiydi. Roma’yı Neronlar, Caracallalar ve Commoduslar dağıtmadı; aksine, uzun ve yıkıcı savaşlar nedeniyle ruhu cılızlaşmış, maneviyat yoksunu Roma halkı ahlak yoksunu tiranları ve cellâtları iktidarın zirvesine çıkardı. Her konuda ihtiraslı olan İspanya tarihe Loyola’yı ve engizisyonu “hediye ederken”, Almanya bir taraftan Kant’ı, diğer taraftan ise Krupp’u yetiştirdi. S.61

Her halkın içinden hem büyük şahsiyetler hem de aşağılık insanlar çıkabilmektedir. Bunlardan hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken halk kitlelerine hakim olan ruh halidir. Halkın sahip olduğu değerler nelerdir? Kendi ülkemizde ne işle meşgulüz, halkımızın kaderinde nasıl bir rol üstleniyoruz? S.61

“Susmam mümkün değil,”diyen Luca McDonald devam ediyordu. “Haykırarak ve ve tehlike çanları çalarak yöneticilerin, yazarların, bilim insanlarının ve özellikle de ruhsal kesimlerin uyumakta olan düşünce ve vicdanlarını uyandırmak zorundayım. Hepsi ölüm uykusuna yatmış gibi derin, haince bir uykuya dalmış. Bu halka karşı ihanettir. “ S.194

KAOS VE BELİRSİZLİK – IMMANUEL WALLERSTEIN

Kaos ile kastettiğim şey, dünyadaki bütün önemli aktörlerin önceliklerinin sürekli ve keskin değişimlere açık olmasıdır. Herhangi bir aktör açısından her şey bugün iyi gidebilir, ama yarın belli olmaz her şey değişebilir. S.9

Önemli konulardaki duruşlarını hızla değiştirerek avantajlarını en üst düzeye çıkarmaya ve bunları elde etmek için yeni ittifaklar yapmaya çalışıyorlar. S.9

Örneğin Ekim 2017 yılının ikinci yarısında değişen öncelikler ve ittifaklar konusunda dünyada çarpıcı üç değişim yaşandı:
Bunlardan en çok ilgi çekeni, ABD’de Cumhuriyetçilerle Demokratların bazı konularda anlaşmasıydı. Başkan Donald Trump, Kongredeki Demokrat liderler; Senatör Chuck Schumer ve Temsilci Nancy Pelosi ile 1) Teksas’ta ve komşu eyaletlerde meydana gelmiş olan felaketler için acil önlem paketi üzerinde anlaştı ve 2) borç tavanını üç ay süreyle yükseltmeyi kabul etti. Bu anlaşma iki nedenden dolayı önemliydi. Trump, seçim kampanyalarında Demokratlarla hiçbir konuda anlaşmamayı taahhüt etmişti. İlginç olanı, bu anlaşma Demokratların öngördüğü şartlarda imzalandı. Daha da önemlisi Trump, bu anlaşmayı son dakikaya kadar Kongredeki Cumhuriyetçi liderler Paul Ryan ve Senatör Mitch McConnell’den gizlemişti. Bu hareketiylie iki lideri hazırlıksız bir şekilde yakaladı. Bu arada önceki Başkan Obama tarafından ilan edilen, “hayalciler”in (dreamer) Amerika’da kalmasına izin veren DACA programının uygulanmasını altı ay boyunca askıya aldı. Bu uzlaşmanın ne kadar daha devam edeceğini zaman gösterecek. Ancak bu anlaşmanın duyurulması dahi Trump ve Cumhuriyetçi Parti üyelerinin arasındaki ilişkiyi uzun süreli bozacaktır. S.9

Daha az dikkat çeken, ama çok önemli başka bir gelişme ise Endonezya hükümetinin kuzeyindeki denizin adını Kuzey Natuna Denizi olarak değiştirmesiydi. Görünüşte zararsız olan bu davranış yalnızca Doğu ve Güneydoğu Asya denizlerindeki farklı iddiaların tarihi açısından anlaşılabilir. S.9

İttifaklardaki üçüncü değişim nispeten daha az dramatikti, ama uzun zamandır da oluşum aşamasındaydı. Türkiye Rusya’dan yerden havaya iş gören bir askeri sistem satın almakla NATO üyesi olarak yükümlülüklerinin tersine davranıyor gibi göründü. Aslında bu biraz da Türkiye’nin çok köklü olan Amerika ve Batı Avrupa ilişkilerinde bir eksen kayması niteliğindeydi. Türkiye açısından bunun anlamı ise kendisine çok dostça davranmayan NATO üyelerine bir cevap niteliğindeydi. Bu durum sadece jeopolitik ittifakların değişmesi açısından değil, büyük ekonomik anlaşmalar açısından da çok önemliydi. Bunlar Türkiye’nin geçmişte Suriye ve İran hakkındaki anlaşmazlıklarına sünger çekmesi demek de olabilir. S.11

Küresel sol, doğrudan sorunlarla yüzleşmeyi ve ulus kavramına karşı mantıklı, siyasi anlamda bir tutum takınmakta zorlanıyor. Milliyetçilik tartışmalı, bugün dünya insanlarının en güçlü duygusal taahhüdü olduğundan küresel solun sağlam bir şekilde kolektif bir iç tartışmaya girmemesi, onun bugün dünya sahnesindeki ana aktör olma özelliğini zayıflatmaktadır. S.29
Artık küresel solun entelektüel, ahlaki ve politik açılardan yeniden birleşmesi çok acil olarak zorunlu hale gelmiştir. S29

Trump seçimlerde slogan olarak “Amerika’yı yeniden büyük yapmak”ı kullandı. Buradaki “yeniden” kelimesi altın çağa atıfta bulunuyor. Sanders, bile işlerin küresel güneye ihraç edilmediğini, bir altın çağdan bahsediyor gibi görünüyor. Ve hatta Clinton bile sanki eski kaybedilmiş bir şeyleri ger getirmeye çalışıyor. S.58

Artık Birleşik Devletler dünyanın geri kalanında otoritesini gerçekten yavaş yavaş kaybediyor. Artık hegemon bir güç değil. Protestocular ve onların adayları da bunun farkında, ama bunun tersine çevrileceğini düşünüyorlar, fakat maalesef çevrilemez. Çünkü Birleşik Devletler, şimdi zayıf ve tekinsiz küresel ortak olarak değerlendiriliyor. S.59

Birleşik Devletler’de yaşamak gitgide daha az “güvenli” olurken dış göç oranlarına bakın. Dünyanın başka yerleri de güvende değil, sadece nispeten daha güvenli. Başka yerlerde yaşamanın standardının o kadar yüksek olmasından değil, ama şimdi küresel Kuzeyin birçok yerinde Birleşik Devletler’den daha da yüksek durumda. S.59-60

Amerika’yı yeniden büyük haline getirmek yerine dünyayı herkes için daha iyi bir yer haline getirmeye çalışırsak, “başka bir dünya” hareketinin bir parçası olabiliriz. Aslında dünyayı değiştirmek Birleşik Devletler’i de dönüştürecektir, ancak bu sadece dünyanın geri kalanı için pek de altın olmayan bir altın çağa geri dönme özlemini bırakırsa mümkün olabilir. S.60

Burası tutkunun resme girdiği yerdir. Tutku sabit bir şey değildir. Barış içinde birlikte yaşayan ve uzun süre beraber yaşamış gruplar, birbirlerini ve özellikle de etnik evliliklerin soyundan gelenleri katletme noktasına bir anda gelebilirler. S.63
Irkların sözde arılığı siyasi emellerin temel meselesi haline gelebilir. Tutku, iki tarafta da nihayetinde soykırım dediğimiz şeyi doğurur. Ve bu tür soykırımların anısının ateşli bir tartışma konusu olur ve daha fazla şiddet için bir gerekçe haline gelir. S.63

ONURLU ÇIKIŞ – LEVENT GÜLTEKİN

Ortak kararla, bütün imkânsızlıklara rağmen direnmeye karar verdik.
Okmeydanı’nda bir ofisimiz vardı. Bir toplantı masası etrafında toplanır öğle yemeklerinde karpuz, beyaz peynir, ekmek yiyerek kendimizce memleket meselelerinin çözümüne katkı sunmaya çalışırdık.
Heyecanlıydık. Neşeliydik. Mutluyduk. Gülerdik, fıkra anlatırdık, espri yapardık. Yeri gelir tatışırdık, cebimizdeki üç kuruşu paylaşırdık.
AK Parti’nin gücü ele geçirdiği yıllarda fark edecektim ki, İslamcılar arasında geçmişte var olan bu sıcaklığın, bu yakınlığın, bu dostluğun, bu neşenin kaynağı aynı değerleri benimsemiş olmak değil yoksullukmuş, imkânsızlıkmış, dışlanmışlıkmış… Bu olumsuzluklara karşı durmak ve hayata tutunmak içn kenetlenme ihtiyacıymış.
Gücü ele geçirince sadece ilkelerini, değerlerini değil huzurlarını da kaybedeceklermiş.
Parayla, iktidarla, makamla, mevkiyle sınanmamış kimselerin aradalığıydı İslamcılık. Yanlış anlaşılmasın, son derece zeki, enerjik, tertemiz çocuklardık. Fakat hakikaten pek azımız utanılacak kadar insan; makam, mevki, mal, mülk, rütbe, güç, koltuk… sınavlarını geçebilecekti. Bir zamanların zıpkın gibi yerinden fırlayan, fişek gibi sert cümleler kuran, sözünü dinleten, özgüvenli gençleri… birkaç yıl sonra hiçbir yanlışa dur diyemeyecekti. İstifa etmeyecek ” Ben bu işte yokum, bana uymaz, yakışmaz” diyemeyecek, mahalle denen hapishanenin zenginleri arasına girmeye fit olacaklardı. Ta ki kendi başları belaya girene kadar…
ABD Irak’ı işgal etmeye çalışıyorken, iktidardaki AK Parti bütün dindarları, İslamcıları işgale taraftar yapmaya uğraşıyordu.
Biz de dergiyle elimizden geldiği kadar AK Parti’nin bu politikasına karşı direniyor, dindar mahalleye, işgalle beraber yaşanacak felaketleri anlatmaya çalışıyorduk.
Gerçek Hayat dergisi süreci bizim, esasında İslamcı camiaya karşı içeride eleştirilerimizi en yüksek sesle dile getirdiğimiz dönemdi.
Soruyorduk, sorguluyorduk, istismarları, yalanları, mahalle zarar görür endişesine kapılmadan haber yapıyorduk. Sf.87

TOPLUMU YENİDEN KURMAK – MURRAY BOOKCHIN

Uzun vadede daha önemli olan olgu ise devrimci projenin kendi kimliğini, kendini tanımlama kabiliyetini, yön duygusunu yitirme tehlikesi içinde olmasıdır. Bugün yalnızca devrimci bir kavrayışı yitirmekle kalmıyoruz; “devrimci değişim” in ne anlama geldiğini, “kapitalizm” teriminin ne demek olduğunu tanımlama kabiliyetinden de yoksunuz. Bakunin’in “burjuvalaşma” hakkındaki huzursuz uyarısı Marx’ın gelecekte bir işçiler kuşağının kapitalizmi tarihin özgül bir dönemine ait bir toplum olarak değil, neredeyse insan yaşamının “doğal” bir biçimi olarak algılayacakları korkusuyla birleşir. Bugün Avro-Amerikan toplumundan “kapitalist” olarak söz etmek en iyi ihtimalle kafa karışıklığı yaratır, en kötü ihtimalle de Rusya ve Çin gibi adına sosyalist denilen ülkelerle yanıltıcı bir karşılaştırmaya gidilmesine yok açar. Rusya’nın korporatif, Çin’in ise bürokratik bir kapitalizm türü olduğu, alışıldık düşünce tarzları tarafından anlaşılamaz. S.147-148